Çocukluğun Sesi

mostar

Uzun bir aradan sonra herkese selam olsun.

Bu sabah vapurda işe gelirken, her beyaz yakalı çalışan gibi hem kitabımı okurken bir yandan çayımı yudumalamaya hem de ayılmaya çalışıyordum. Sayfanın son satırlarına gelmiştim ki vapurdaki çay ocağından, eski ve küçük olduğunu tahmin ettiğim bir radyodan müzik sesi gelmeye başladı. İlk başta hangi şarkı olduğunu anlayamadım ve bir yandan da, yüksek sesli olmasa da beni okumaktan alı koymaya çalışan müzik sesine içimden öf pöflerimi savurdum. Bir anda o ince ince çalan müzik kulaklarıma ulaştı ve duydum. Sonra karşı koyamayıp kapattım kitabın kapağını. Bir müziği duyduğum anda gözümün önünde vücut bulabilmesi, beni bir zaman yolculuğuna çıkarıp çocukluk anılarımı tazelemesi başıma çok sık gelen bir şey olmadığından belki, beklenmedik bir gülümseme kapladı yüzümü. Küçüklüğümde ilk baş kaldırdığım otorite olan babannem gözümün önünde, titrek sesiyle söylemeye başladı şarkıyı; “aman bre deryaalar kanlıca deryalaar, biz nişanlıyııız…” 5-6 yaşlarındaydım.Çok kavga ederdik. En büyük problemimiz ben çizgi film izlemek istediğim halde onun ısrarla haberleri açmak istemesiydi. “Babanne ne var sanki haberlerde?!” diye isyan ettiğimde de “Özal neden ölmüş bir gün açıklayacaklar mı merak ediyorum” demişti bir seferinde. Akıllı bir kadındı benim hatırladığım. Pamuk gibiydi bir de, bembeyaz. Her gün gazetesini de mutlaka okurdu. Belki o zamanlar da böyle gazeteciler tutuklanıyordu bilmem. Benim isyankarlığım sadece evin sınırları dahilinde olduğundan şimdilik hayata karşı duruşun ölçütü babannemi alt edip çizgi film izleyebilmekti o zamanlar. Daha isyan edilecek tonla şey olduğunu, hatta bu ülkede isyan edilecek en masum kişinin babannem olduğunu ise çok sonra öğrenecektim.

Sabah sabah bir müzik burnumun direğini işte böyle sızlattı da yazmak, paylaşmak istedim. Biraz uzunca olmuş. Babannem gibi dedim ; uzunca. O da öyle derdi “pek uzunca”; kelimelerin sonuna -ca, -ce ekleyip şirinlikle pekiştirirdi sanki, öyle anımsıyorum. Neyse bugünü babanne günü ilan ettim. Güzelce bir gününüz olsun.

Bu yazının tüketim önerisi tabii ki: https://youtu.be/4nC4hJfwaNk

Reklamlar

Yaşamın Ucuna Yolculuk – Tezer Özlü

 

tezer-ozlu-yasamin-ucuna-yolculuk

 

“Tezer Özlü, Türk edebiyatının gamlı prensesi.” diyor kitabın arka kapağında. Bense ona gamlı ve cesur prensesi yakıştırmasını yapmak istiyorum. İnsanı kendi karanlığıyla yüzleştiren bir gücü ve hayata farklı bakan bir gözü var Özlü’nün. Yazdıkları su gibi içilip bitirilemiyor maalesef. Yavaş yavaş, yudum yudum hazmedilmeyi gerektiriyor. Kısa ama derinliğince yaşadığı ömründe görebildiklerimizden fazlasını biriktirmiş, iç dünyasının farklılığı kullandığı dile ve yazılarının edebi kalitesine yansımış.

Yaşamın Ucuna Yolculuk bir anlatı kitabı. Avrupa’yı ülke ülke gezişinin ve kendinden kaçışının anlatısı. Bunu da şöyle dile getiriyor; ” Kentten ya da ülkeden ayrılmadığım günlerde oteli değiştiriyorum. Kendi kendimden böyle bir rahatlıkla, çıkıp gitmeyi nasıl isterdim.” Bir de kendini en iyi bulduğu yazar olan Pavese’nin peşinden Torino’ya gidişinin ve orada onun intiharının ayak izlerini sürüşünün anlatısı. Söylemeden geçemem, ilk kısımlarında Viyana sokaklarında dolaşırken, Kaertner Ring’de gezinirken benim de kalbim, zihnim onunla turladı o sokaklarda elbette.

Özlü’yü aramızdan alan sebep hastalık olsa da, benim onda okuduğum aslında kendisinin de en az Pavese kadar intihara özlem duyduğu. Yoksa onun için kurduğu şu cümleyi böyle içtenlikle nasıl dile getirebilirdi ki? “İnsan neden bu yaşama daha çok katlansın. Neden bu dayanılmaz yalnızlığa daha çok katlansın. Neden bu parlak ve zamansız ışığa daha çok katlansın. Neden kendisiyle birlikte doğmuş olan intihar özlemini daha çok taşısın.” Kaldı ki bir soru sormadığı, cümlelerin sonuna soru işareti kondurmamış olmasından belli. Çünkü sormak için sorulmamış o sorular, cevap hayli açık. Evet diyor adeta, insan bu yaşama daha çok katlanmamalı.

Aslında onu Pavese ile birlikte okumak hem Özlü’yü hem Pavese’yi daha doğru yorumlamak için gerekli. Çünkü onun düşüncelerini ve iç dünyasını en iyi yansıtan, peşi sıra düşüp ayak izlerini takip etmesine sebep olan tek yazar o. Denebilecek çok fazla da bir şey yok aslında. Tezer Özlü farklılıkları olan büyük bir edebiyatçı. Kitapları sayfa sayısının azlığına rağmen bir çırpıda okunup bitirilmeyi hak etmiyor ama mutlaka okunmayı gerektiriyor. Kitaptan yapacağım minik alıntılar onu bir nebze olsun daha iyi görebilmenizi sağlayıp okuma iştahınızı kabartır belki. Siz bu aperatiflerin tadına bakarken, şuradan da yazının tüketim önerisini buyurun lütfen: http://www.youtube.com/watch?v=VHtRfezgG0A

 

  • “Her anı ölüdür. Şimdi sen de bir anısın. Sen de ölüsün.”

 

  • “Sevgi inandırıcı değildir. Düşüncelerin bulduğu, düşüncelerin biçimlendirdiği bir durumdur. Düşünüldüğü oranda büyür, derinleşir, büyütülür, derinleştirilir. Ne denli düşünülürse, o denli büyütülür. O denli dayanılmaz boyutlara ulaşır, ulaştırılır. Gerçekleştirilemez. Soyutlaşır. Ve hiçbir zaman bitmez. Yaşam gibi. Ölüm gibi.”

 

  • “… insanlar yalnızlığımızı birbaşınalığımızdan daha derin, daha dayanılmaz boyutlara iteledi.” 

 

  • “Yaşanacak bir yaşam vardır.

              Binilecek bisikletler vardır.

              Yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak güneş batışları vardır.”

 

  • “İnsan yirmi yaşında ya toplumun akılla bağdaşmayan düzenine girer ya da var olur. Uyum istemiyor, var olmak istiyor. Gidiyor. Sınırlarını zorluyor. Ben de gidiyorum. Henüz uyum duyacağım hiçbir şeyle karşılaşmadım.”

 

  • “Dünya nasıl olması gerekiyorsa, öyle. Kendi kendini kurtaramayanı hiç kimse kurtaramaz.”

 

  • “Sınırları tanıyan, benimseyen, bu sınırlara uyum gösteren hiçbir insan, karşı çıkmanın sonundaki bireysel bağımsızlığa erişemeyecek. Hem karşı çıkıp, hem de sınırlarda yaşayan insan, yaşamı boyunca çıkmazından sıyrılamayacak.”

 

  • “Gelişigüzel geçip gidilecek bir varoluş değil insan varoluşu. Biçimlendirilecek, değiştirilecek, sınırsızlaştırılacak bir HER ŞEY.”

 

  • “Yaşamı, GİTMEK olarak algılıyorum”

 

  • Hiçbir şeyin değişmeyeceği umutsuzluğuna kapıldığım kısa anlar kadar korkunç ve umutsuz anlar tanımıyorum.”

 

  • “Varoluşumuzun en güzel inceliğini, bir başka insanın teniyle birlikte olma isteğimizi kimseyle kısıtlandırmadım.”

 

  • “… iki plastik bardağa bira dolduruyor. … Kadınlar konusundaki mutsuzluğu doğrusu yüreğimi burkuyor. Tokuşturduğu bardaklar bile ses vermiyor. Ne denli umutsuz bir insan.”

 

         Ve belirtmek isterim, bunlar altını çizdiğim kısımların sadece birkaçı.

I no longer have patience

At some breaking points in life, you do literally reach that conscious. I know I am not that old enough to have that wisdom, but even at the age of 25 I can somehow have it. What else can I say, I agree whatever spilled from her mouth and I deeply feel them all.

Ioadicaeu's Blog

10523743_749583895087473_3626388552889869106_n

“I no longer have patience for certain things, not because I’ve become arrogant, but simply because I reached a point in my life where I do not want to waste more time with what displeases me or hurts me. I have no patience for cynicism, excessive criticism and demands of any nature. I lost the will to please those who do not like me, to love those who do not love me and to smile at those who do not want to smile at me. I no longer spend a single minute on those who lie or want to manipulate. I decided not to coexist anymore with pretense, hypocrisy, dishonesty and cheap praise. I do not tolerate selective erudition nor academic arrogance. I do not adjust either to popular gossiping. I hate conflict and comparisons. I believe in a world of opposites and that’s why I avoid people with…

View original post 69 kelime daha

Kadın

feminity

 

Kadın duygularını kontrol etmeyi ve mantığını ağırlıklı olarak kullanmayı öğrendikçe maskülenleşiyor.

Feminen tarafları duygularında saklı sanki.

Yani duygularına hükmedebilmek aslında bir kadın için kadınlığını kaybetmek anlamına geliyor.

Ve bu da kimliğini kaybetmekle eş.

O yüzden bir kadına, duygularını kontrol etmeyi öğretecek kadar çok zarar vermeyin.

Bunu yaptığınızda ondan çaldığınız kadınlığı oluyor çünkü.

Yonca

IMG_20140816_110040

 

Alt tarafı dört yapraklı bir yonca gördüm diye seviniyorum ya saatlerdir,

Ne diyeyim ki aşk olsun size

Bir yoncaya bu denli sevinebilen bir insanı üzmeye kıymayın, ayıptır.

 

 

Hanginizin hayatlarımızı kirletmeye hakkı var?

Bu sabah yürüyüşe gittiğim parkın temizliğinden görevli amca beni hiç beklemediğim bir şekilde şaşırttı. Adamcağız elinde çöp poşetleri sinirli sinirli geldi yanıma ve şivesiyle “Adam yediğini içtiğini parka bırakmış, biz bir de Avrupa Birliği’ne girecekmişiz he?” dedi. Bir an şaşırdım. Şaşırdığım şey; muhtemelen en fazla ortaokul mezunu olan bir adamın, yapılan yanlış bir davranışı medeniyet seviyesiyle kıyaslaması ve buna sinirlenmesi. Yani adam milletin çöpünü temizlemeye değil, gerçekten de insanların bu düşünceden yoksun olmasına kızıyor. Kimin içinden ne çıkacağını bilemiyorsunuz. Şunu biliyorum ki bu adamdaki bilinç bir istisna. Çünkü o çöpünü bırakanların zihniyeti, biz bilinci aşılayamayan bu kültürün ürünü. Herkes kalabalık bir ailede önce kendi karnını doyurmaya çalışırcasına saldırıyor önündekine ve arkasında kalanı düşünmüyor. Bu bir düşük bilinç seviyesi göstergesi. Oysa insan her davranışının sonucundan sorumlu. O davranışın başkalarını nasıl etkileyebileceğini düşünmek bir erdem. Yere o çöpü atmakla dürüst olmamak arasında bir fark göremiyorum ben. Çünkü o çöpü arkasında bırakmayan da dürüst olmayı seçen de daha yüksek bir bilince sahiptir benim gözümde. Ve daha sağlam karakterli. Çünkü farkında adam o davranışının olası sonuçlarının, başkalarının hayatlarında sebep olabileceği etkisinin. Senin attığın çöpü bu dünya kendi bünyesinden dışarı atamıyor maalesef. Doğa o çöpü en fazla kendinde öğütmeye çalışacak güce sahip. Sen kıçını kaldırıp atmadığında kendi pisliğini, bir başkası gidip onu atmak zorunda. Ama işte o çöpü attığında da davranışının sorumluluğunu alıyorsun. Daha üst bir farkındalığa erişiyorsun. Bir insana karşı dürüst olduğunda da aynı şekilde davranışlarının sorumluluğunu almış oluyorsun. Ama gerçekleri gizlediğinde, başkalarının hayatına çöpünü bırakmış ve aynı şekilde onu kirletmiş oluyorsun. Mantık bu kadar basit.

Aslına bakarsanız bu ülkede en çok da bundan sıkıldım. Bu topraklarda bu kültürle yoğrulan birinin ne kadar entelektüel olduğundan bağımsız bir şekilde nüvesinde ister istemez bu bayağılık oluyor. İnsanların sırf canları öyle istediği için öyle davranmalarından ve davranışlarının sorumluluğunu almamalarından, karşılarındaki insana saygının ne demek olduğundan bir haber olmalarından ve dürüst olunmamasından sıkıldım. Hanginizin hayatlarımızı kirletmeye hakkı var? Hey size diyorum! Yeter ulan.

black question mark

Delirelim mi?

confrontation

 

Tadım hiç yok dostlar. Keyfim kaçık.

Aklımın içinde kelimeler dağınık halde yazılıp sakinleşmeyi bekliyor sanki. Bugün içimi dökmek istiyorum. Yanımda bira, karşımda parlak bir ay. Pencerem açık, rüzgar esiyor ılık ılık. Yaşıyor muyum? Soruyorum kendime. Biranın acısını damağımda hissedince anlıyorum ki hayattayım. Hoş, içimde duran sızı da bunun habercisi. Evet, belli ki yaşıyorum, ölmemişim daha. Zira yalnızlık öldürmüyor süründürüyor. Keşke insan yanlış kararlar vermenin hemen ertesinde ölebilse ve bu yanlışla yaşamak zorunda kalmasa demiştim bir kere seneler önce. Bir kez daha yineleyeyim. Fakat durum şu ki kararın doğrusu diye bir şey de yokmuş şimdi anlıyorum. Bir kararın doğruluğunun veya yanlışlığının sonucunu ondan seneler sonra gördükten sonra üzerinde düşünmenin ne anlamı var? Yok. Düşünmeyin. Nasıl olsa hepimiz ölüyoruz içten içe. Aldırmayın hepiniz delirin.

İnsan zamanında aldığı kararların bir çığ etkisiyle büyüyüp sandığından çok daha fazla şeyi etkileyeceğini bilse, bunu bu kadar derinden idrak edebilse muhtemelen en basit bir kararı bile almakta çok daha fazla zorlanırdı. Ben mesela, delirdim ve soluğu Ankara’da aldım. Gelmemin olası sonuçlarını ve olmasaydı ne olurdularını şimdi görebiliyorum. Keşke göremeseydim. Keşke hiç bilmeseydim. Keşke bu sorunun cevabını hiç merak etmeseydim ve hayatımın normal gidişatı bu sansaydım. Şimdi bakıyorum da,  geldim geleli deliliğim daha da katmerlenmiş meğerse.

Neyse. Bu dünyada tanınacak gerçekten güzel insanlar olduğunu, tanık olunacak başka hikayelerin varlığını hatırlayarak kendimi telkin etmeye çalışıyorum. İçimdekini atmam mümkün değil. Kafamın içindekilerden de kaçamıyorum, nereye gitsem ardımdan geliyorlar. Hazmetmem gerek. Önümdeki zaman bana yeter. Nasılsa eninde sonunda iyileşmek zorunda kalıyoruz, acımızdan ölemiyoruz.

Kalın sağlıcakla.

Bu yazının tüketim önerisi: 

Hızınızı alamazsanız şayet şöyle buyurun: